Alexa

Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) “Dünya bir andan ibarettir” buyurmuştur. “An” geçmiş kadim devirlerde geniş bir zamandı ve bir hayatı ifade ederdi, insanın tekamülü bir anla ifade bulurdu. Tıpkı kelebeğin tüm yaşamının bir günde her şeyiyle ifade bulması gibi.  

İnsanoğluna bu “an”ı ileriye taşımak için üç şey verilmiştir: Bunlar, maddi gücü yetiyorsa hayır hasenat yapmak, insanlığa yararlı eserler yazmak ve ebeveynlerinin yaptıklarının üzerine bir şeyler koyarak ailesinin yaptığı hayır işlerini daha ileriye taşımaya çalışan hayırlı bir evlat olmak. Eğer bir evlat bunu başarmışsa. Atalarımız bu durumu şu veciz sözlerle ifade ederlerdi. “Boynuz kulağı geçti.” 

Şimdi ki zamanı anlayabilmek için biraz da geçmişi anlatmak gerekiyor. İnsan anne karnındaki dokuz aylık yolculuğu sonunda yaşamın ilk evresine başlar. Diğer canlılarda olduğu gibi hemen yürüyemez, ayağa kalkamaz veya kendini ifade edebilecek konuşma yetisine sahip olamaz. Belki de tüm bu acizliğini göstermek için ilk olarak kendisine ağlayabilme yeteneği verilmiştir.

İnsan yaşından gün aldıkça, ilk önce emekler sonra yavaş yavaş yürümeye başlar, bu süreçte konuşma ve kendini ifade yeteneği ile çevresini gözlemleme/anlamlandırma gücüne kavuşur. Beş yaşına kadar çevresinden ilk temel bilgilerini alır ve bunları en iyi şekilde kullanmayı öğrenir.

Bu yaşlarda çocuğun beyni cildi sağlam ve içinde hiçbir karalama olmayan tertemiz bir defter gibidir. Ailesinden ve çevresinden gördüklerini, duyduklarını belleğine yazmaya başlar. Geçmiş kadim zamanlarda doğanın çocuğa sunduğu anları yakalaması ve öğrenmesi için küçük kuzuları teslim ederlermiş ve doğada bu hayvanları otlatması istenirmiş ki; bu şekilde doğa ile birlikte çocuk zamanın akışını anlayabilsin ve ona sahip olabilsin. Bu nedenledir ki insanlığa manevi yön veren tüm Peygamberlerin (a.s.) ortak mesleği çobanlıktır. 

Çocuk okuma ve yazma öğrenirken boş zamanlarını değerlendirmesi için bir meslek erbabının yanına çırak olarak verilir ve ona mesleğini öğretecek ustaya “eti senin kemiği benim” diyerek teslim edilirdi.

Bu geniş süreçte çocuğa öğretmene/öğretene saygı duymak, ustaya saygı duymak, kendinden çok bilene hürmet göstermek ve edep ile ondan kendisine bilmediğini öğretmesini istemek/isteyebilmek. Bunları yaparken de her zaman anı yakalayabilmek için çaba göstermesi öğretilir ve çocuğa “bilginin ölçüsü odur ki kişiyi hakikate yaklaştırır” anlayışı benimsetilir ve bu şekilde kötü huylarından temizlenmesine yardımcı olunurdu.

Bir tarafta okulunda sözlü ve yazılı bilgilerini geliştirirken, diğer taraftan ustasının yanında onu gözlemleyerek yüzlerce yıllık bir gelenekten harmanlanarak meslek haline gelen bir uğraşı ile de bilgisini zenginleştirirdi. İşin ehli bilirdi ki; her çocuk farklıdır, balıklar uçamaz, kuşlar yüzemez bu nedenle her öğrenciyi başarılı olabilecekleri alanlara yönlendirirlerdi.

Bu konu da Anadolu’muzdaki birçok Ahi ocağının ana görevlerinden birisi de genç nesilleri meslek sahibi yaparken onların da sosyalleşmesini sağlayarak genç dimağın özünde gizli olan yeteneğin açığa çıkmasına yardımcı olmaktı. Bu şekilde evlatlarımız hem kalem erbabı olur hem de sevdiği bir meslekte usta derecesine yükselerek meslek sahibi olurdu.  

Tüm bu süreçler yaşanırken gencimiz yaşam yolculuğunda yaşadıklarının sonucunun veya meyvesinin gerektiğinde tek bir anda ortaya çıkabileceğini öğrenirken, diğer taraftan da kusurlu görünen bir çok şeyin de aslında zaman içinde doğa tarafından kusursuz hale getirildiğini anlamaya başlar. Bu sebeple “hayır içinde şer, şer içinde hayır gizlenmiştir” derler.

Mükemmelliğe ulaşmanın yolunun doğa ve yaşam ile barışık olmak ve kendini bilmekten geçtiğini öğrenir. Doğa haricinde kusursuzluğun, mükemmelliğin kusurluluğuna hapsolmamak gerektiği aşılanır. Başkaları ile yarış halinde olmadan kendini geliştirebilmek, sevdiği istediği her şeyi yapıp başarabileceğine inanabilmek ve bunları zamanın insana hediye olarak verdiği geniş anlarda tasavvur edebilmesi istenirdi. Çünkü insan yürümeyi bile düşe kalka öğrenmiştir. Yürümeden, koşmayı hiçbir zaman başaramamıştır. 

İnsan, doğumundan sonra kendi tekamülünü tamamladığında an’larını yaşamaya başlar. O ana kadar devamlı, okur, yazar, araştırır ve çalışır. “Kaderin gayrete aşık olduğunu” öğrenir. Bu süreci büyüklerimiz en güzel bir şekilde ifade etmişlerdir. “Hamdım, yandım ve piştim.” 

Mesela büyük Türk filozofu ve tıp alimi İbn-i Sina ilk büyük eserini yirmili yaşlarında yazmış, bir ansiklopedist olan ve her bilim dalında zamanını aşan eserler veren Biruni ise 17 yaşlarında ilk astronomik ölçümlerini yapmış, hepimizin bildiği gibi Mimar Sinan ise profesyonel mimarlık kariyerine 50 yaşından sonra başlamıştır.

Kısacası her insanoğlunun eskilerin deyimi ile “yoğurt yiyişi” farklıdır. Bizlere düşen görev kendimiz dahil olmak üzere ülkemizin geleceğinin teminatı olan çocuklarımızın yaşam kalitelerini arttırmak için onlara kendilerini keşfedecekleri “an”ların sayısını çoğaltmaya çalışmak ve kendilerini ifade edebilecekleri bilim alanlarında ve meslek dallarında ilerlemeleri için yardımcı olmaktır. 

Bunun yolu da okumak, araştırmak ve çocuklarımıza örnek alabilecekleri kişileri sunmaktır. Bu sebeplerden dolayı tarihimizde onlarca değerli örnek şahsiyet bizleri beklemektedir. 

Araştırmacı – Yazar Osman Usta
Mânâ Ajans ve Mânâ Kitap Genel Müdürü

KAMUPERSONELİ.NET - ÖZEL

NOT: BU HABERİN/MAKALENİN İZİNSİZ, AKTİF LİNK VERİLMEDEN, BİR BÖLÜMÜNÜN ALINMASI VEYA TAMAMININ KOPYANIP KULLANILMASI DURUMUNDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR...  
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner631